Pilot olmak… -3-

Filmin çok başındaydım. İntibak kampı için Hava Harp Okulu’na gelmiştim. Alıştığım, Kara Kuvvetlerine bağlı askeri lise ortamından, çok farklı bir ortama sahipti. Her yer maviydi. Binalar, kıyafetler, araçlar, kapılar, pencereler, hatta kaldırım kenarındaki taşlar, gökyüzü, deniz, her yer… Evet, her yer maviydi ve bütün maviler benimdi. Mavilerle dolu bir film başlıyordu hayatımda. Ağustosun biriydi ve o mavilik hiç sanıldığı kadar serin değildi. Tabiki rutin, kayıt, katılış işlemleri için kapıda bizleri o sene 4’üncü sınıfa geçmiş görevli lider harbiyeli komutanlarımız bekliyordu. Evet harbiyeliydiler ama komutanlarımızdı. Bu Hava Harp Okulu’nda bir kuraldı. HKT (Harbiyeli Komuta Teşkilatı)’de görevli harbiyelilere birinci sınıf öğrencileri komutanım demek zorundaydı. HKT ne acaba diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Sivil okullarda bulunan öğrenci onur teşkilatına benzer bir yapı. Yani disiplin ve akademik açıdan başarı göstermiş, diğer öğrencilere örnek teşkil edebilecek özelliklere sahip öğrencilerin oluşturduğu, öğrenciler ile ilgili her türlü faaliyeti organize eden bir öğrenci teşkilatı. Aslında bu teşkilatın adı HKT olsa da, biz teşkilattaki harbiyelilere, kadet diyorduk ve yaygın ismi kadet teşkilatı olarak biliniyordu. Kadet ise muhtemelen ingilizce askeri öğrenci anlamına gelen ”cadet” sözcüğünden geliyordu. Zamanla yerleşmiş yanlış bir kullanım sanırım. Evet, bizi, bir çoğu önümüzdeki bir sene boyunca HKT teşkilatında görev alacak kadet komutanlarımız olmak üzere, intibak lideri komutanlarımız kapıda bekliyorlardı. İntibak liderleri, kadetlerden farklı olarak sadece intibak kampında görevli olan 4’üncü sınıf harbiyelilerden oluşuyordu ve amaçları intibak kampı boyunca bizlere eğitimlerde liderlik etmekti. Komutanlarımız, katılış için gerekli kayıtları yaptıktan sonra bizleri gruplar halinde, yeni, havacı kıyafetlerimizi dağıtacakları alana götürüyorlardı. İntibak kampı boyunca kullanacağımız elbise ve malzemeleri almıştık. Eğitim kıyafetini giyinmek yabancı olduğum bir durum değildi. Ama farklı olan bir şey vardı; bu bir havacı eğitim kıyafetiydi. Heyecan vericiydi. Bunun yanında, kıyafetin, havacı eğitim kıyafeti olması, intibak eğitiminin havacılıkla alakası olduğu gibi bir izlenim uyandırsa da, hiç bir alakası olmadığını söylemek çok ta zor değil. Kıyafetlerimizi giyindikten sonra ve Hava Harp Okuluna girmeye hak kazanmış bütün öğrencilerin katılışı ile, bu önümüzdeki bir aylık süre boyunca belki de yüzlerce defa yapacağımız içtima (toplanma) için yatakhanelerimizin önündeki boşlukta toplanmıştık. Yoklama ve liderlerin intibak kampının nasıl geçeceğini bize az çok belli ettikleri soğuk konuşmalardan sonra odalarımıza gitme fırsatı bulmuştuk. Neden öyle olduğunu sonradan anlayacağım, zamanın çok değerli olması ve herşeyi dakikalarla değil de saniyelerle yapmamız beni çok endişelendiriyordu. Odalarımıza geçmemiz, yataklarımıza çarşaf, nevresim sermemiz, çantalarımızı boşaltmamız, dolaplarımızı düzenlememiz, duş almamız ve şu an aklıma gelmeyen bir çok işi yapmamız için çok çok az zamanımın olduğu, intibak kampı ile ilgili aklımda kalan en önemli olgulardan birisiydi. Uyumadan önce, koridora çıkıp, tek sıra halinde dizilip sağdan sayılarak yoklama alınması, intibak kampı boyunca en az 30 defa (en az 30,  çünkü, gece yarısı uyanıp çıkılan içtimaların sayısını hatırlamıyorum.) karşılaşacağım olaylardan bir tanesiydi. Tabiki yoklama sonrası ”uyunacak!! uyu!!” durumu söz konusuydu. Uyunacak dendikten sonra ışığın açık kalması, konuşmak veya herhangi başka bir şey ile uğraşmak zinhar yasaktı. Aslında en kolayı da uyumaktı. Tabi ilerleyen günlerde, başka bir iş ile uğraşmamı isteseler dahi uğraşacak takatim olmayacağı gerçeği de tam burada duruyordu. Günlük evkat (vakit) cetveli çok yoğundu.. İşlerimizi neden saniyeler içinde yapmamız gerektiği gerçeği bir kez daha anlam buluyordu. Kendimize ayıracağımız hiç boş vaktimiz yoktu. Neredeyse 24 saatimiz doluydu. Sabah ”koğuş kalk” ile başlayan gün kişisel temizlik ve koşturarak spor yoklaması için içtima alanında toplanmakla devam ediyordu. Eğer koğuş kalk’ı duyarak uyandıysan, traş olmak, spor için üzerini giyinmek, yatağını ve odanı toplamak için sadece 300-600 saniye gibi bir süren var demekti. İçtimaya geç kalmak sanırım intibak kampında yapılabilecek en büyük hatalardan birisi olacaktı. Sabah sporu, Bebek’te, Tarabya’da, Emirgan’da sabah erken kalkıp yaptığımız, spora hiç benzemiyordu. Adı üstünde: SBE (Savaş Beden Eğitimi). Uzun ve tempolu bir koşunun ardından, tamamen vücut ağırlığımızla çalıştığımız hareketlerden oluşan, kondisyon ve koordinasyon hareketleri ile devam eden yorucu bir sabah sporu. Öyle bir spor ki; kıymetini yeni anlayabildiğim son derece faydalı, düzenli ve disiplinli bir antrenman. Spor sonrası duş almak ve üzerimizi değiştirmek için odaya gelmemiz ile kahvaltı için içtima yapmamız arasında sadece 900 saniye gibi bir zaman olurdu. Çok gibi göründüğünün farkındayım fakat yaklaşık 300 kişi için 20 duş kabini olduğunu ve aşırı yüklenmeden suyun az aktığını düşündüğümüzde sürenin yetersizliği hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Rahat bir intibak kampı geçireceğimi zaten düşünmemiştim. O nedenle bu gibi durumlara hazırlıklıydım ve moralimi bozmasına izin vermiyordum. Ne zaman umutsuzluğa düşsem hemen bu durumun geçici olduğu ve sabretmem gerektiği konusunda telkinler verirken buluyordum kendimi. Sabah kahvaltısına içtima sahasından tek sıra halinde dağılarak giriyorduk. Aslında sadece kahvaltıya değil, içtimaya çıktığımız her durumun sonunda içtimanın dağılışı tek sıra halinde koşarak oluyordu. Yani yanyana 9 lu sıranın neresinde olduğun önem kazanıyordu. Örneğin spor dönüşü odalarımıza dağılışta eğer dağılan ilk sırada yer alıyorsan bu duşa ilk sıralarda gireceğin anlamına geliyordu ve bir sonraki içtimaya gecikme şansın azalıyordu. Bunda bile bir matematik vardı aslında. Sıralar boy sırasına göre yapılıyordu ve değişme şansı çok azdı. Aklınıza, sıra dağılışının hep aynı olup olmadığı sorusu gelebilir. Evet bu konuda liderlerimiz çok adildi. Her seferinde farklı bir sıranın dağılmasını sağlıyorlardı. Kahvaltı için yemekhaneye koşar adımlarla giriyorduk ve sırayla masaları dolduruyorduk. Masaların konumları aslında çok önemliydi. Göz önünde olan masalar aslında çok tehlikeliydi. Masanın başına geldiğimizde kesinlikle kıpırdamayacak şekilde esas duruş pozisyonunda bekliyorduk. En ufak kıpırdama ve bunun tespiti durumunda eğitim sahasında yapacağımız eğitimler çok ta mutlu edecek türden değildi. Kaldı ki konuşmak falan aklınızın ucundan bile geçmesin. Bu nedenle masanın konumu çok önemliydi. Yemekhaneye en son en kıdemli komutan girerdi. Alay kıdemlisi Harbiyeli yemekhane kapısında “dikkat” çeker, komutanı, komutan masasına kadar takip eder, komutan yerini aldıktan sonra komutanın karşısında bütün yemekhanenin duyacağı sesle “Tanrımıza hamdolsun, Milletimiz varolsun” şeklinde yemek duası yaptırır ve biz de yüksek sesle tekrar ederdik. Komutan ”Afiyet  olsun” dedikten sonra, hep birlikte ”Sağol” der ve eğitimlerde harcadığımız enerjiyi tekrar kazanmak için yüksek protein değerli yemeklerden yemeye başlardık. Hayatımda hiç yemediğim kabak, kapuska, pırasa gibi yemeklerin aslında birer nimet olduğunu bu yemekhanelerde anladım ben. Yemekhaneden çıktıktan hemen sonra eğitim sahasına gitme faslı başlar ve bundan sonraki hayatımızda vatana olan görevimizi icra ettiğimizin göstergesi olan alın teri, sadece alnımızda kalmayarak bütün vücudumuzu kapsardı. Eğitimler ilk günlerde temel, ilerleyen günlerde daha ileri seviyelerde olacak şekilde düşünerek  planlanmış ve bir subayın askerlik hayatı boyunca ihtiyaç duyacağı temel askerlik bilgilerinin tamamını kapsamaktaydı. Hava Harp Okulu’nda bulunmak demek, eğitimlerin daha basit geçeceği gibi bir algı oluştursa da diğer kuvvet harp okulları intibak eğitimleri kadar zor olduğunu söylemek hiç te iddialı bir yaklaşım olmazdı. Öğle yemeği için toplanıp yemekhaneye gelene kadar geçen o uzun ve zorlu yol aslında sadece bir kilometreydi. Ancak yemeği haketmenin belli şartları olacaktı. Eğitimin genel değerlendirmesi, sıraların düzgünlüğü, Kartal adımına uyum (Uygun adım değil, Kartal adımı; Hava Harbiyelilere özgü, ritmi normal uygun adıma göre daha düşük, dizlerin bel hizasına kadar kalktığı, herkesin aynı anda adımları yere vurduğu ve çıkan sesle düşmana korku dostun yüreğine güven salan bir yürüyüş şekli), komutlara riayet, marşın yüksek sesle söylenmesi ve daha birçok şartları olan uzun bir yürüyüş. Bu şartlardan herhangi birisi gerçekleşmediğinde “istikamet sağınız/solunuz, dağılın marş marş!” gibi bir komutu takiben “yat!” “kalk!” komutları ile eğitim sahasının zaman zaman çim, zaman zaman toprak zemini ile yekvücut olmak işten bile değildi. “Yat!” komutunun ardından duymadığımız “sürün!” komutu o gün şanslı olduğumuzun bir göstergesiydi. Bu da eğitimin bir parçasıydı. Birşeyleri haketmek o kadar da kolay değildi. İşte bu uzun yolun sonrasında yenen yemeğin tadı hiçbir yemekte yoktu, yemek sonrası bu seansın aynısının öğleden sonra olduğunu bilmemize rağmen. Akşama kadar süren eğitim, akşam yemeği, yemek sonrası içtimalar, komutanların konuşmaları, dersler, konferanslar ve bir ay boyunca artarak devam eden tempo. Herşey gerektiğinde bu vatan uğruna gözünü kırpmadan canını seve seve feda edecek havacı subaylar seçmek ve yetiştirmek için yapılıyordu. 

Bu bir ay boyunca anladığım başka şeyler de vardı. Sivil kaynaklı arkadaşlarıma oranla, sonradan hiçbir işe yaramadığını farkedeceğim bir avantaja sahiptim. En azından dört sene daha fazla askercilik oynamıştım. Burada karşılaşacağım zorlukları daha 14 yaşımda görmeye başladığım için alışıktım aslında. Sivil kaynaklı arkadaşlarım ise benim dört sene önce yaşadıklarımın aynısını, belki de daha fazlasını yaşamaya başlamışlardı. Zordu tabiki onlar için. 18 yaşında aileden, sivil yaşantıdan ayrılmak belki de 14 yaşında ayrılmaktan çok daha zordu. Benim için ise; çok daha büyük sorumluluklar isteyen, profesyonelliğe atılmış bir adımdı. Çünkü yemin edecektim ve yemin edeceğim gün gelmişti. 

“BARIŞTA VE SAVAŞTA, KARADA, DENİZDE VE HAVADA HER ZAMAN VE HER YERDE MİLLETİME VE CUMHURİYETİME DOĞRULUK VE MUHABBETLE HİZMET, KANUNLARA VE NİZAMLARA VE AMİRLERİME İTAAT EDECEĞİME VE ASKERLİĞİN NAMUSUNU, TÜRK SANCAĞININ ŞANINI CANIMDAN AZİZ BİLİP İCABINDA VATAN, CUMHURİYET VE VAZİFE UĞRUNDA SEVE SEVE HAYATIMI FEDA EYLEYECEĞİME NAMUSUM ÜZERİNE AND İÇERİM.”

Reklamlar

One comment

  1. High Flight Fan · Şubat 24, 2016

    Harika

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s