Pilot olmak… -3-

Filmin çok başındaydım. İntibak kampı için Hava Harp Okulu’na gelmiştim. Alıştığım, Kara Kuvvetlerine bağlı askeri lise ortamından, çok farklı bir ortama sahipti. Her yer maviydi. Binalar, kıyafetler, araçlar, kapılar, pencereler, hatta kaldırım kenarındaki taşlar, gökyüzü, deniz, her yer… Evet, her yer maviydi ve bütün maviler benimdi. Mavilerle dolu bir film başlıyordu hayatımda. Ağustosun biriydi ve o mavilik hiç sanıldığı kadar serin değildi. Tabiki rutin, kayıt, katılış işlemleri için kapıda bizleri o sene 4’üncü sınıfa geçmiş görevli lider harbiyeli komutanlarımız bekliyordu. Evet harbiyeliydiler ama komutanlarımızdı. Bu Hava Harp Okulu’nda bir kuraldı. HKT (Harbiyeli Komuta Teşkilatı)’de görevli harbiyelilere birinci sınıf öğrencileri komutanım demek zorundaydı. HKT ne acaba diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Sivil okullarda bulunan öğrenci onur teşkilatına benzer bir yapı. Yani disiplin ve akademik açıdan başarı göstermiş, diğer öğrencilere örnek teşkil edebilecek özelliklere sahip öğrencilerin oluşturduğu, öğrenciler ile ilgili her türlü faaliyeti organize eden bir öğrenci teşkilatı. Aslında bu teşkilatın adı HKT olsa da, biz teşkilattaki harbiyelilere, kadet diyorduk ve yaygın ismi kadet teşkilatı olarak biliniyordu. Kadet ise muhtemelen ingilizce askeri öğrenci anlamına gelen ”cadet” sözcüğünden geliyordu. Zamanla yerleşmiş yanlış bir kullanım sanırım. Evet, bizi, bir çoğu önümüzdeki bir sene boyunca HKT teşkilatında görev alacak kadet komutanlarımız olmak üzere, intibak lideri komutanlarımız kapıda bekliyorlardı. İntibak liderleri, kadetlerden farklı olarak sadece intibak kampında görevli olan 4’üncü sınıf harbiyelilerden oluşuyordu ve amaçları intibak kampı boyunca bizlere eğitimlerde liderlik etmekti. Komutanlarımız, katılış için gerekli kayıtları yaptıktan sonra bizleri gruplar halinde, yeni, havacı kıyafetlerimizi dağıtacakları alana götürüyorlardı. İntibak kampı boyunca kullanacağımız elbise ve malzemeleri almıştık. Eğitim kıyafetini giyinmek yabancı olduğum bir durum değildi. Ama farklı olan bir şey vardı; bu bir havacı eğitim kıyafetiydi. Heyecan vericiydi. Bunun yanında, kıyafetin, havacı eğitim kıyafeti olması, intibak eğitiminin havacılıkla alakası olduğu gibi bir izlenim uyandırsa da, hiç bir alakası olmadığını söylemek çok ta zor değil. Kıyafetlerimizi giyindikten sonra ve Hava Harp Okuluna girmeye hak kazanmış bütün öğrencilerin katılışı ile, bu önümüzdeki bir aylık süre boyunca belki de yüzlerce defa yapacağımız içtima (toplanma) için yatakhanelerimizin önündeki boşlukta toplanmıştık. Yoklama ve liderlerin intibak kampının nasıl geçeceğini bize az çok belli ettikleri soğuk konuşmalardan sonra odalarımıza gitme fırsatı bulmuştuk. Neden öyle olduğunu sonradan anlayacağım, zamanın çok değerli olması ve herşeyi dakikalarla değil de saniyelerle yapmamız beni çok endişelendiriyordu. Odalarımıza geçmemiz, yataklarımıza çarşaf, nevresim sermemiz, çantalarımızı boşaltmamız, dolaplarımızı düzenlememiz, duş almamız ve şu an aklıma gelmeyen bir çok işi yapmamız için çok çok az zamanımın olduğu, intibak kampı ile ilgili aklımda kalan en önemli olgulardan birisiydi. Uyumadan önce, koridora çıkıp, tek sıra halinde dizilip sağdan sayılarak yoklama alınması, intibak kampı boyunca en az 30 defa (en az 30,  çünkü, gece yarısı uyanıp çıkılan içtimaların sayısını hatırlamıyorum.) karşılaşacağım olaylardan bir tanesiydi. Tabiki yoklama sonrası ”uyunacak!! uyu!!” durumu söz konusuydu. Uyunacak dendikten sonra ışığın açık kalması, konuşmak veya herhangi başka bir şey ile uğraşmak zinhar yasaktı. Aslında en kolayı da uyumaktı. Tabi ilerleyen günlerde, başka bir iş ile uğraşmamı isteseler dahi uğraşacak takatim olmayacağı gerçeği de tam burada duruyordu. Günlük evkat (vakit) cetveli çok yoğundu.. İşlerimizi neden saniyeler içinde yapmamız gerektiği gerçeği bir kez daha anlam buluyordu. Kendimize ayıracağımız hiç boş vaktimiz yoktu. Neredeyse 24 saatimiz doluydu. Sabah ”koğuş kalk” ile başlayan gün kişisel temizlik ve koşturarak spor yoklaması için içtima alanında toplanmakla devam ediyordu. Eğer koğuş kalk’ı duyarak uyandıysan, traş olmak, spor için üzerini giyinmek, yatağını ve odanı toplamak için sadece 300-600 saniye gibi bir süren var demekti. İçtimaya geç kalmak sanırım intibak kampında yapılabilecek en büyük hatalardan birisi olacaktı. Sabah sporu, Bebek’te, Tarabya’da, Emirgan’da sabah erken kalkıp yaptığımız, spora hiç benzemiyordu. Adı üstünde: SBE (Savaş Beden Eğitimi). Uzun ve tempolu bir koşunun ardından, tamamen vücut ağırlığımızla çalıştığımız hareketlerden oluşan, kondisyon ve koordinasyon hareketleri ile devam eden yorucu bir sabah sporu. Öyle bir spor ki; kıymetini yeni anlayabildiğim son derece faydalı, düzenli ve disiplinli bir antrenman. Spor sonrası duş almak ve üzerimizi değiştirmek için odaya gelmemiz ile kahvaltı için içtima yapmamız arasında sadece 900 saniye gibi bir zaman olurdu. Çok gibi göründüğünün farkındayım fakat yaklaşık 300 kişi için 20 duş kabini olduğunu ve aşırı yüklenmeden suyun az aktığını düşündüğümüzde sürenin yetersizliği hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Rahat bir intibak kampı geçireceğimi zaten düşünmemiştim. O nedenle bu gibi durumlara hazırlıklıydım ve moralimi bozmasına izin vermiyordum. Ne zaman umutsuzluğa düşsem hemen bu durumun geçici olduğu ve sabretmem gerektiği konusunda telkinler verirken buluyordum kendimi. Sabah kahvaltısına içtima sahasından tek sıra halinde dağılarak giriyorduk. Aslında sadece kahvaltıya değil, içtimaya çıktığımız her durumun sonunda içtimanın dağılışı tek sıra halinde koşarak oluyordu. Yani yanyana 9 lu sıranın neresinde olduğun önem kazanıyordu. Örneğin spor dönüşü odalarımıza dağılışta eğer dağılan ilk sırada yer alıyorsan bu duşa ilk sıralarda gireceğin anlamına geliyordu ve bir sonraki içtimaya gecikme şansın azalıyordu. Bunda bile bir matematik vardı aslında. Sıralar boy sırasına göre yapılıyordu ve değişme şansı çok azdı. Aklınıza, sıra dağılışının hep aynı olup olmadığı sorusu gelebilir. Evet bu konuda liderlerimiz çok adildi. Her seferinde farklı bir sıranın dağılmasını sağlıyorlardı. Kahvaltı için yemekhaneye koşar adımlarla giriyorduk ve sırayla masaları dolduruyorduk. Masaların konumları aslında çok önemliydi. Göz önünde olan masalar aslında çok tehlikeliydi. Masanın başına geldiğimizde kesinlikle kıpırdamayacak şekilde esas duruş pozisyonunda bekliyorduk. En ufak kıpırdama ve bunun tespiti durumunda eğitim sahasında yapacağımız eğitimler çok ta mutlu edecek türden değildi. Kaldı ki konuşmak falan aklınızın ucundan bile geçmesin. Bu nedenle masanın konumu çok önemliydi. Yemekhaneye en son en kıdemli komutan girerdi. Alay kıdemlisi Harbiyeli yemekhane kapısında “dikkat” çeker, komutanı, komutan masasına kadar takip eder, komutan yerini aldıktan sonra komutanın karşısında bütün yemekhanenin duyacağı sesle “Tanrımıza hamdolsun, Milletimiz varolsun” şeklinde yemek duası yaptırır ve biz de yüksek sesle tekrar ederdik. Komutan ”Afiyet  olsun” dedikten sonra, hep birlikte ”Sağol” der ve eğitimlerde harcadığımız enerjiyi tekrar kazanmak için yüksek protein değerli yemeklerden yemeye başlardık. Hayatımda hiç yemediğim kabak, kapuska, pırasa gibi yemeklerin aslında birer nimet olduğunu bu yemekhanelerde anladım ben. Yemekhaneden çıktıktan hemen sonra eğitim sahasına gitme faslı başlar ve bundan sonraki hayatımızda vatana olan görevimizi icra ettiğimizin göstergesi olan alın teri, sadece alnımızda kalmayarak bütün vücudumuzu kapsardı. Eğitimler ilk günlerde temel, ilerleyen günlerde daha ileri seviyelerde olacak şekilde düşünerek  planlanmış ve bir subayın askerlik hayatı boyunca ihtiyaç duyacağı temel askerlik bilgilerinin tamamını kapsamaktaydı. Hava Harp Okulu’nda bulunmak demek, eğitimlerin daha basit geçeceği gibi bir algı oluştursa da diğer kuvvet harp okulları intibak eğitimleri kadar zor olduğunu söylemek hiç te iddialı bir yaklaşım olmazdı. Öğle yemeği için toplanıp yemekhaneye gelene kadar geçen o uzun ve zorlu yol aslında sadece bir kilometreydi. Ancak yemeği haketmenin belli şartları olacaktı. Eğitimin genel değerlendirmesi, sıraların düzgünlüğü, Kartal adımına uyum (Uygun adım değil, Kartal adımı; Hava Harbiyelilere özgü, ritmi normal uygun adıma göre daha düşük, dizlerin bel hizasına kadar kalktığı, herkesin aynı anda adımları yere vurduğu ve çıkan sesle düşmana korku dostun yüreğine güven salan bir yürüyüş şekli), komutlara riayet, marşın yüksek sesle söylenmesi ve daha birçok şartları olan uzun bir yürüyüş. Bu şartlardan herhangi birisi gerçekleşmediğinde “istikamet sağınız/solunuz, dağılın marş marş!” gibi bir komutu takiben “yat!” “kalk!” komutları ile eğitim sahasının zaman zaman çim, zaman zaman toprak zemini ile yekvücut olmak işten bile değildi. “Yat!” komutunun ardından duymadığımız “sürün!” komutu o gün şanslı olduğumuzun bir göstergesiydi. Bu da eğitimin bir parçasıydı. Birşeyleri haketmek o kadar da kolay değildi. İşte bu uzun yolun sonrasında yenen yemeğin tadı hiçbir yemekte yoktu, yemek sonrası bu seansın aynısının öğleden sonra olduğunu bilmemize rağmen. Akşama kadar süren eğitim, akşam yemeği, yemek sonrası içtimalar, komutanların konuşmaları, dersler, konferanslar ve bir ay boyunca artarak devam eden tempo. Herşey gerektiğinde bu vatan uğruna gözünü kırpmadan canını seve seve feda edecek havacı subaylar seçmek ve yetiştirmek için yapılıyordu. 

Bu bir ay boyunca anladığım başka şeyler de vardı. Sivil kaynaklı arkadaşlarıma oranla, sonradan hiçbir işe yaramadığını farkedeceğim bir avantaja sahiptim. En azından dört sene daha fazla askercilik oynamıştım. Burada karşılaşacağım zorlukları daha 14 yaşımda görmeye başladığım için alışıktım aslında. Sivil kaynaklı arkadaşlarım ise benim dört sene önce yaşadıklarımın aynısını, belki de daha fazlasını yaşamaya başlamışlardı. Zordu tabiki onlar için. 18 yaşında aileden, sivil yaşantıdan ayrılmak belki de 14 yaşında ayrılmaktan çok daha zordu. Benim için ise; çok daha büyük sorumluluklar isteyen, profesyonelliğe atılmış bir adımdı. Çünkü yemin edecektim ve yemin edeceğim gün gelmişti. 

“BARIŞTA VE SAVAŞTA, KARADA, DENİZDE VE HAVADA HER ZAMAN VE HER YERDE MİLLETİME VE CUMHURİYETİME DOĞRULUK VE MUHABBETLE HİZMET, KANUNLARA VE NİZAMLARA VE AMİRLERİME İTAAT EDECEĞİME VE ASKERLİĞİN NAMUSUNU, TÜRK SANCAĞININ ŞANINI CANIMDAN AZİZ BİLİP İCABINDA VATAN, CUMHURİYET VE VAZİFE UĞRUNDA SEVE SEVE HAYATIMI FEDA EYLEYECEĞİME NAMUSUM ÜZERİNE AND İÇERİM.”

A’dan Z’ye Savaş Pilotunun Prensipleri

Birazdan okuyacağınız metin özellikle son maddelerde olmak üzere içerisinde espriler barındırsa da genel itibariyle ”Türk savaş pilotunun diğer pilotlardan ve diğer savaş pilotlarından daha iyi olmasını sağlayan özellikler nelerdir?” diye soranlara bir cevap olabilir. İşte bu özellikler Türk savaş pilotlarına eğitimleri ve kıt’a hayatları boyunca yüklenen olmazsa olmazlardır. Hadi gelin birlikte okuyalım…

Tayyareciler arasında hiçbir yönergede yazmayan ama nesilden nesile aktarılan prensipler vardır.

a. Varlık sebebi Türk milletinin bekası ve güvenliğidir. 24 saat boyunca, 2 uçakla, alarm reaksiyon nöbeti tutarken, vatanına gelebilecek her türlü tehdide karşı yüreğinde kendisine verilen görevin gururu vardır. Nöbetini kutsal ve namusu olarak bilir. Eğer zamanında kalkamaz ise bu onun i.in en büyük utançtır.
b. Asil his, yüksek ruh, zamana riayet, dikkat ve etkili söz olmazsa olmaz özellikleridir.
c. Canıyla, kanıyla, beyniyle, kendisini görevine adamıştır. Zahmet, sabır ve gözyaşıyla elde ettiği düsturları vardır. Küçüklerinin bekasını, hal ve hareketlerine esas olması amacıyla bildiklerini aktarmak, kendisinden sonra yerine geçecek çömezlerine miras olarak ‘tecrübe’ hazinesini verebilmek en büyük amacıdır.
ç. Yaptığı hataları ve yanlışları filosunda çömeziyle, büyükleriyle paylaşmaktan zevk alır. Kendi başına gelen her türlü tecrübeyi tüm tayyareci arkadaşlarıyla paylaşarak onların hayatlarını kurtarabileceğini bilir. Yaptığı bir hatadan salimen kurtulabilse dahi hatasını kendisine sakladığında, ayı hatayı yaparak hayatını kaybedecek arkadaşının sorumluluğunun bilincindedir.
d. Av pilotluğu sadece meslek değil yaşam şeklidir, buna eşi ve çocukları da dahildir.
e. Sadece kendi doğrularının değil hakikatin peşindedir, anlık menfaatler uğruna hiçbir zaman doğruları söylemekten korkmaz.
f. Numarasına kaldırabileceği kadar sorumluluk verir. Kendi yapamayacağı görevleri başkasına yüklemez. Görev birçok uçaktan meydana geliyorsa numaralarına en uygun görevi verirken, zaferi eğit dağıtır.
g. Av pilotluğu kader birliğidir. ‘Ekip ruhu’ bireysellikten önce gelir, ‘Ben’ değil, ‘biz’ vardır.
ğ. Fikir alışverişinde herkesin fikrine değer verir.
h. Mert fikirlidir, düşmanına bile saygı duyar, adaletli savaşır.
ı. Alçakgönüllüdür. Şöhreti değil, isimsiz kahraman olmayı tercih eder.
i. Kanla yazılmış kuralları zevk için çiğneyerek ekibini tehlikeye atmaz.
j. Görevi alınca sadece ona yoğunlaşır, sebatkâr olur. Zaferin elde edilmesinin yanında yöntemin de asil olmasına dikkat eder.
k. Büyüklerinin hal ve hareketlerinden örnek alır. Onların hatalarını kendisi yapmış gibi ders alır.
l. Tüm ömrü boyunca numara numaradır, lider liderdir. İkbal ve omuzların parlaklığı hiç kimseyi unutmaya sebep olamaz. İki tayyarecinin olduğu yerde lider Ceylan her zaman bellidir.
m. Mutlak itaat vardır. ‘Lider’ numarasını, ‘numara’ liderini öbür hayata bile yalnız göndermez.
n. Fedakârlık, bilgi ve tecrübe üzerine istinat etmeyen tayyarecilik, havacılık kulübü gibidir. Mevzu bahis görev değil kişisel hazları tatmindir.
o. Yaptığı bir iş değil, kutsal bir nöbettir. Al bayrağın rüzgarıdır.
ö. Büyüğüne ‘abi’, öğretmenine ‘hocam’, küçüğüne ‘çömez’ veya ‘cengaver’ der.
p. Kötüleri, hainleri, korkakları arasına almaz. Asla intikamla hareket etmez, ihtirasa düşmez.
r. Güler yüzlü, iyi kalplidir. Şiddet ve zulümden uzak durur.
s. Süt de içer, icabında pas da geçer.
ş. Güneş olsun olmasın, güneş gözlüğü takar.
t. Tulumunu yumuşatıcı ile yıkatmaz.
u. Çocuk arabası itmez, alışveriş sepeti taşımaz.
ü. Çocuk bezi değiştirmez, biberon yıkamaz.
v. Lolipop yemez, setuplarda ölmez.
y. Numaraysa para taşımaz, liderse tarak taşımaz.
z. Liderinden sonra arabaya binmez, önce inmez.

‘’Sözü senettir, şahit gerekmez.’’

‘’Mevzubahis Vatansa Gerisi Teferruattır.’’ 

Bir F-16 Pilotu’nun Sulu Hikayesi / They drench you!

IMG_4337

Islatırlar…

       Daha önce böyle bir kutlama görmemişsindir, hayatın boyunca. Bebekken ilk kez konuşursun, anne, baba dersin kimse ıslatmaz, ilk kez yürürsün kimse ıslatmaz, ilkokulu, ortaokulu, liseyi bitirirsin kimse ıslatmaz, takdir, teşekkür alırsın kimse ıslatmaz, üniversiteyi kazanırsın, bitirirsin kimse ıslatmaz, yeni bir işe başlarsın kimse ıslatmaz, hayatta bir insan  başarısı için ıslatılmazki!!!

Ama,

Demezler; aylardan kış, hava soğuk su soğuk, ıslatırlar,

Gün gelir ÖSU’ya (Öğrenci Seçme Uçuşu) gidersin; uçuşları başarı ile tamamlarsın, ıslatırlar,

Uçuş okuluna gidersin; başlangıç eğitiminde, SF-260 ile ilk yalnızını uçarsın, ıslatırlar,

Temel eğitime geçersin; T-37 ile (Şimdi KT-1T) ilk yalnızı uçarsın, temel eğitimi bitirirsin, ıslatırlar,

Tekamül eğitimine geçersin; T-38 ile ilk yalnızı uçarsın, ilk kol yalnızını uçarsın, tekamül eğitimini bitirirsin, bröveyi takarsın, ıslatırlar,

Harbe Hazırlığa Geçiş (HHG) eğitimine gidersin; F-5/NF-5 ile (Şimdi T-38M) ilk yalnızı uçarsın, HHG eğitimini bitirirsin, ıslatırlar,

Harbe Hazırlık (HH) eğitimine gidersin; F-16 ile ilk yalnızı uçarsın, ilk kez 9G çekersin, eğitimi tamamlarsın, ıslatırlar,

Kıt’a ya çıkarsın; o filonun F-16’sı ile ilk yalnızı uçarsın, ıslatırlar,

İkili kol lideri olursun, dörtlü kol lideri olursun, öğretmen olursun, ıslatırlar,

Her tayin olduğunda; o filoda uçtuğun son sortiden sonra, ıslatırlar,

Ve belki de en acısı ve suyun en soğuk olanı; F-16 ile son uçuşunda, ıslatırlar…

Bol sulu günler dilerim…

E®DEM [eč(hø)tel]


You have never seen such kind of a celebration in your life. When you were a baby, after your first word, no one drenches you… After your first walk, no one drenches you… After your primary-secondary-high school graduations, no one drenches you… You get a honor diploma, no one drenches you… You are accepted by the university, no one drenches you… You start a new job, no one drenches you…

Actually yes… nobody is drenched because of his/her achievement!!!

But…

Nobody cares if it is winter or if it is cold… They drench you!

One day, you pass CSF trainings… They drench you!

At the beginning of flight training, you make your first solo flight with SF-260… They drench you!

You start your basic training, you make your first solo flight with T-37 (Now KT-1T) and you complete the education… They drench you!

You start your advance training, you make your first solo flight with T-38 and you complete the education… They drench you!

You start your preparation of combat readiness training, you make your first solo flight with F-5/NF-5 (Now T-38M) and you complete the preparation… They drench you!

You start your combat readiness training, you make your first solo flight with F-16, you sustain up 9 G-Force, you complete the training… They drench you!

You stand for the troop, you make your first solo flight with F-16 of this filo… They drench you!

You become the leader of 2 ship formation flight, then you become leader of 4 ship formation flight, and you become an instructor… They drench you!

Your every other new squadron appointment, after your last sortie at the squadron you have been in … They drench you!

And may be the most unfortunate, saddest and the coldest one, after the last time you flight with F-16… They drench you!

Wish you more soggy days…

Pilot olmak… -2- / To become a pilot… -2-

              Hakîden maviye..

Askeri lise dördüncü sınıfta Hava Harp Okuluna girmek için girdiğim sağlık muayenesinden elenmiştim. Aslında çok ta birşey değişmedi benim için. Çünkü o zamanlar askeri liselerde tamamen kara kuvvetlerine yönelik eğitim vardı. Yani kimse havacı olmak için girmiyordu aslında askeri liseye.. O zamanlar hava lisesi yoktu. Sadece askeri lise ve deniz lisesi şeklinde ayrılıyordu. Evet, benim için birşey değişmedi, elenince. Kendimi Kara Harp Okulu’nun koşullarına hazırlamıştım bile. Bu boyla beni kesin komando yaparlardı. E zaten dört sene boyunca askeri lisede hep ne gördük ki? Vatan için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım zaten. Ne olduğumun bir önemi yoktu. Ama yine de bir kez daha şansımı deneyip sağlık muayenesine itiraz etmem gerekiyordu. Havacı olmak ta pek bir havalıydı. Olanlardan ne eksiğim vardı ki. Aslında, Hava Harp Okulu’nun her yönden çok ağır olduğundan bahsediliyordu ama zor olan hep ilgimi çekti ömrüm boyunca. İtiraz muayeneleri sonucunda çok saçma bir nedenle elendiğimi iki hastaneden aldığım sağlam, uçuşa elverişlidir raporundan sonra görmüş oldum ve hayatım o gün değişti aslında. Ya da ben öyle zannediyordum. Çünkü sağlık muayenesiyle bitmiyordu olay. Psikomotor testleri, öğrenci seçme uçuşu (ÖSU), Hava Harp Okulu intibak kampı… Bunlar belki de sağlık muayesini geçmekten çok daha zorluydu.

Hava Harp Okuluna ilk kez psikomotor testleri için gitmiştim. Testler benim için birkaç anket, bir kaç sayı ezberleme, bir kaç bilgisayar oyunundan başka birşey değildi, ancak akademik anlamının ne olduğunu çok sonraları araştırdığımda anlayacaktım. Psikomotor testlerini de geçmiştim. Her geçen gün kendime güvenim artıyordu. Günden güne rengim hakiden maviye dönüyordu. Dört sene süren askeri lise hayatım havacı olmak hayaliyle geçmese de, havacı olmaya çok yakın olduğum bir pozisyonda sona eriyordu.

ÖSU için tarih belirlenmişti. Mezuniyet sonrası tatilin tadını çıkardığım zamanın tam da ortasına denk geliyordu. Ama 10 yıllık tatil bile ÖSU’nun yerini tutamazdı. Askeri liseden mezun olmuş birisi için çok zor gelmemeliydi, orada göreceğim yoğun askeri eğitim ve uçuşa yönelik faaliyetler. Ama çok zor geldi. Seneler sonra anlayacağım bir gerçek vardı, bir pilot böyle yetiştirilmeliydi. Çok zor şartlarda herşeyin üstesinden gelebilmeliydi. ÖSU da bir yandan zorlu bir askeri eğitim devam ederken, hayatımın bundan sonrasında çok kez içinde bulunacağım o sonsuz gökyüzü ile ilk kez buluştuğum uçuş eğitimleri de başlamıştı. Uçuş eğitimleri bütün dünyada olduğu gibi iki bölümden oluşuyordu. Akademik eğitim, yani yer dersleri ve uçuşlar. T-41’in Dokümanları Bach’ın ”Martı Jonathan Livingston” ı kadar az, Barnes’in ”Nightwood” u kadar zordu, o günkü ben için. Neyseki bu zorlu safhayı da atlattım ve o küçük havuza atılmayı başardım. Artık önümde sadece bir engel vardı. Hava Harp Okulu intibak kampı. Her askeri okulda olduğu gibi Hava Harp Okulu’nda da öğrencilerinde bulunmasını istediği birçok özellik vardır. Bunları 1 aylık kısa bir sürede adaylardan talep eder ve karşılığını gördüğü aday artık bir Hava Harbiyelidir. Evet okul açılmadan bir ay önce, yani Ağustos ayının o kızgın sıcağında Yeşilköy’e doğru acısıyla tatlısıyla ömrümün 4 yılını geçireceğim o şanlı yuvaya doğru yürümeye başlamıştım. ÖSU kampı aslında bir ön gösterimdi. Bir Galaydı benim için. Asıl film şimdi başlıyordu. Neyseki intibak kampını da sorunsuz bir şekilde atlattım. Anladım ki bundan sonra bütün maviler benimdi.. Hava Harbiyeli E®DEM [eč(hø)tel]…


“From Army Green to Sky Blue…”

At my last year of military school, I was eliminated from medical tests during the application process of “Turkish Air Force Academy”. Indeed nothing changed for me. Because, on those days, the education system in military schools was tending to ground forces more. Nobody was applying military schools with the intention of being an aviator. There was not such kind of a school specialized into military aviation. There were only two of them: Military School (in general) and Military Navigation. That is why nothing changed for me. I had already prepared myself for Turkish Military Academy. I was even sure that I was going to be chosen as a commando because of that height I have. What did I see during all four years anyway? Even without a shadow of a doubt, I was absolutely ready for anything on the road to motherland. It was not important who I was underneath. But still I had a feeling that I should have been objected medical tests and tried one more time. Namely, being an aviator was really cool. To me, I had no deficiency for this. In fact, everybody was talking about how hard the Air force Academy was. However I was always interested in hard ones. After my objection to the medical test, I learned that I had been eliminated because of two nonsense reasons. Then I took the ‘report of qualify for aviation’ from two national hospitals at the same time. But it was not end of the process. After that, I was subjected some psychomotor tests, Cadet Selection Flights (CSF), Air force Academy orientation Camps and etc…They were all harder than to pass the medical tests.

First, I went to Air force Academy for going on those psychomotor tests. At the beginning, those tests looked to me like a few questionnaires, some simple computer games and memorizing numbers. But then I understood the all-academic meanings of these tests and how much important they were.

Then I learned that I also passed the psychomotor tests. My self-confidence was building up and my color, green, was slightly turning into blue day by day. Although my dream was not being an aviator during whole my military high school years, it was ending with a closed pack position of aviation.

Finally, it was the time for Cadet Selection Flights (CSF). It came up right in the middle of my holiday. But who cares? Ten-year holiday could not even keep CSF’s place. At first blush, it was not supposed to be hard for military school alumni. But I got wrong. It was hard! Years after years there was a reality that I would understand… To educate a pilot should have been that hard. A pilot has to come over all those difficulties. While I was going on my aviation education during CSF, I met with the infinite sky -which would always be in my life- for the first time, and I started flight trainings.

All around the world, aviation courses separate into two terms: Academic-Ground Lectures and Flight Trainings. On those days, the lecture notes of T-41 were as easy as Bach’s ‘Jonathan Livingston Seagull’ and as hard as Barnes’ ‘Nightwood’. I am happy that I also got over this stage and I succeed to jump in that little pool. Now only one obstacle left in front me: Air force Academy Orientation Camp. Air force Academy claims some specifications from it’s students in one month. That a student who could achieve to fit those specifications means that s/he was already an air-cadet

Yes, under the August sun, a month ago right before the academy would start, I was walking toward glorious nest that I would spend my four fully years. Actually, CSF camp was just a preview. It was like a premier for me. Now it was the time to watch the whole movie.

Right there, I understood that all the blues were mine ever after!

Pilot olmak… -1- / To become a pilot… -1-

“Kolda kalkmanın birinci maddesi, istekli olmaktır.”

Hangi kol? Ne kolu? Kolda kalkmak ta ne? Bu soruların cevabına değinirim tabiiki, fakat yazının başlığından da anlaşılacağı gibi asıl konu o değil. İstekli miyiz? Pilot olmaya hazır mıyız? Nasıl pilotluk? Pilot denince aklımıza ilk gelen nedir? Dağların arasından iç organlarımızı sarsan sesiyle, adeta gökyüzünü yırtan, yüksek hızla gelen jetlerin, damla model gözlüklü, elinde tuttuğu kaskının oksijen maskesinin hortumu sallanan, tulumunun kollarını sıvamış, karizmatik pilotu mu? Filmlerde, reklamlarda her zaman gördüğümüz, kolunda 4 çizgi, harika bir takım elbise, arkasında sanki dünya güzeli(!) 5-6 kabin görevlisi ile kolda uçarcasına, uygun adım uçağına doğru giden havayolu pilotu mu?

Aslında bir çoğumuzun çocukluğunda, “büyüyünce ne olacaksın?” sorusunun cevabıdır, pilot olmak. Ama işte, yine aynı soru; pilot denince aklımıza gelen nedir? Eğer “pilot olmak” denince aklınıza ilk gelen havayolu pilotu olmak ise, bu yazı size göre olmayabilir. Zaten “nasıl pilot olunur” da değil, sadece yıllarını pilot olmaya harcamış bir insanın yaşadıklarını kısaca özetleyen bir yazı, bu okuyacağınız.

Ben birçok erkeğin (günümüzde birçok kızın da) olduğu gibi, çocukluğunda “büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna “pilot olacağım” diyenlerden değilim. Evet, gerçekten hiç pilot olacağım demedim. Ben, hep “astronot” olacağım dedim. Tabiiki çocukça bir heves, sadece. Artık bizim evde nasıl filmler izleniyorsa o dönem. Ya da nerden gördüm bir astronot ta, olmak istedim bilmiyorum. Allah aşkına kaç kişi var ki hayatta çocukken olacağını söylediği mesleği yapan? Tabiiki bu hevesim, aklım başıma geldikçe, dünyayı tanıdıkça yerini gerçekliğe bırakmaya başladı. Memur bir babanın ve ev hanımı bir annenin çocuğu olarak liseye kadar çok sıra dışı bir hayat hikayem olmadı. İlkokulda ve ortaokulda yaşanmış tabiiki birçok güzel anı ve arkadaşlık var. Tabiiki yaşanan çocukluk yılları çok değerli ama anlatacak sıra dışı hiçbir şey yok. Her şey çok doğal ve sıradan.

Her şey çok doğal ve sıradan, ta ki, harıl harıl fen liselerini kazanmak için teneffüslerde bile ders çalıştığımız dönemde, yani ortaokul son sınıfta, eski okulunu, öğretmenlerini ziyarete gelen o askeri öğrenci, üniformasıyla sınıftan içeri girip bir ders saati boyunca derste kalana kadar. Sanki o an benim de hayatımda sıra dışı bir şeyler olmaya başlamıştı, hissediyordum. Hayatımda askeri kıyafeti ilk defa görmüyordum illaki, babam TSK’da görevli bir devlet memuruydu ve haki renkli üniformaların içinde büyümüştüm. Askeri lise konusu evde daha önce de açılmıştı, fakat nedendir bilinmez, hem bana hiç çekici gelmiyordu hem de ailem çok istemiyordu ve konu çok çabuk kapandı. Neyse biz derse dönelim; işte o zaman, o üniformalı askeri öğrencinin, üniformasının içinde hayal ettim kendimi, bir ders saati boyunca. Çok çekici gelmişti. Sonucunu hiç düşünmedim o an. İleriyi hiç görmedim. Sonucunda ne olacağımı bile tam bilmiyordum. Tek düşündüğüm, o üniformanın içinde olmaktı. Belki ben de gelecek sene üniformamı giyip okulumu ziyarete gelir, derse girerdim.

O zamanlar farklıydı. Askeri lise sınavları, merkezi sistem sınavlarıyla birlikte yapılmıyordu. Hoş, şuan nasıl onu da bilmiyorum ama bir ara fen lisesi, Anadolu lisesi, askeri lise vs. bütün okulların sınavları ortak olmuştu. Yani askeri lise sınavlarına girmek için ayrıca belgeler, başvurular gerekiyordu. Bütün formaliteleri, babamı, annemi ikna etmek te dahil olmak üzere tamamlamıştım. Ders çalışmak her zaman yaptığımız şeydi zaten. Ama askeri lise bu, sadece dersle bitmiyor ki. Spor yapmak gerekiyordu. Mülakatlara hazırlanmak, sağlık testinden geçmek vardı. Sınavlara hazırlanma sürecinin son bölümü bu olaydan sonra askeri lise odaklı devam etti ve sonucunda mutlu sona ulaştım. Hayatımda ilk defa memleketimden başka bir ile gidecektim. İlk defa deniz görecektim, ilk defa İstanbul’u görecektim. Çok heyecanlıydı. Sınava Kuleli Askeri Lisesi’nde girdim ve o an olumsuz hiçbir şey çarpmıyordu gözüme. Olmak istediğim yerdeydim. Evet, bana göreydi bu meslek. Bu üniformayı giymeliydim. O güne kadar kafama koyduğum her şeyi yaptığım gibi, bunu da yapmalıydım.

Neyse ki, sınavı kazanmıştım ve spor testleri için tekrar Kuleli Askeri Lisesi’ne gittim. Ön sağlık testinden sonra, koştum, zıpladım, barfiks, mekik çektim. Aslında, hiçbirini tam istediğim gibi yapamadım. Benden iyileri vardı. Korktum almayacaklar mıydı acaba beni. Gruplar halinde götürüyorlardı bizi testlere, onlu gruplar. En güzeli de o ailelerin beklediği, yaşlı ağaçların arasındaki, Çengelköy sahilden Beykoz’a doğru giden sahil yolunun hemen dibinde, denize bakan bahçede satılan ekmek arası dönerdi. Sıra çok oluyordu, beklemek karnımı daha da acıktırıyordu, belki de ondan çok lezzetliydi. Neyse, onlu grup gittikçe azalıyordu. Spor testinden sonra mülakatlara gidecektik, işte en heyecanlı yer burasıydı. Acaba spor testini geçip mülakatlara girmeye hak kazanmış mıydım? En kötüsü de beklemek. Asker abi gelip on kişilik gruptan yedi kişinin ismini okuyunca ve o yedi kişiden biri ben olmayınca her şeyin orada bittiğini düşünmemek çok saçma olurdu galiba. O yedi kişi için çok üzücü olsa da içinde benim de ismimin olduğu üç kişinin geçtiğini öğrenmek, hayatımdaki heyecanlı anlardan sadece birisiydi. Evet, mülakata giriyordum. Acaba o omuzlarında parlak parlak, sarı renkli yıldızlar bulunan amcaların karşısında dilim tutulup kalır mıydı? Ya bildiklerimi de söyleyemezsem. Söyledim. Tutulmadı dilim. Heyecanlandım ama dilim tutulmadı. Sorular kolay geldi herhâlde. İlk soru çok önemlidir hep. O amcalar hiç te korkutucu değillermiş. Korkulacak bir şey de yokmuş.

O dayanılmaz bekleme süreci başlamıştı. Bir süre sonra hayat normale döndü, heyecan yerini sadece beklemeye bıraktı. Neyseki kazanmış olmak için, sonuçların açıklanacağı gün, bir gazete sayfasında ismini görmenin yetmediğini, “ben kazanmışım şuan ne yapacağım” demek için, kazandığım askeri liseyi aradığımda verilen “size prosedür gönderilecek bir mektupla açıklanacak” cevabıyla anlamıştım. O mektubun gelmesini beklemek, girdiğim sınavlardan ve testlerden çok daha zordu. Ama herşey yolunda gidiyordu ve mektup sonunda geldi. Babamın imzalaması gereken “yüklü miktarda” bir teminat belgesi, okulun istediği rutin bir takım belge, kutlama mesajı ve hangi tarihte kayıt yaptırıp, intibak kampına katılacağımı söyleyen bir yazı. Hepsi bu.

On dört yaşına kadar annesinin olmadığı bir evde uyuyamayan ben, yatılı bir okula, hem de askeri bir okula gidiyordum. Ailemi toplamda, ömrümün bundan sonraki bölümünde, sadece askeri lise hayatım boyunca aynı yatakhanede kaldığım arkadaşımdan bile daha az görecektim. Babamla çıktığım yolda, kayıt işlemlerinin ardından babamın bana el sallayarak uzaklaştığı o ana kadar farkında bile değildim gerçeklerin. Çok uzun ve aslında yalnız bir yolun ilk anlarıydı o anlar. Şuan bile düşündüğümde çok hüzünlü gelen o anlar, o anki şaşkınlığımla çok ta hissedebildiğim bir duygusallıkta değildi. Sadece yeni ortama ayak uydurmaya çalışmanın verdiği yoğunluk sayesinde üzeri örtülen hislerdi aslında, o hissedemediğim hüzün. Bir de daha ilk anlarında olmama rağmen, üzerime yüklediğim “asker ağlamaz” imajının verdiği duygusal baskıydı, babam giderken güçlü, hiçbirşey olmamış gibi davranmak.

İlk gece ağlamadım. Annem yanımda yoktu ama ilk gece ağlamadım. Sanırım kayıt sırasındaki etkilerin devamıydı bunlar. Hala şaşkınlık ve ortama ayak uydurmaya çalışan hislerimin baskısındandı, ilk gece ağlamamak. Ama diğer geceler bukadar kararlı ve baskılı değildi hislerim. Koyuvermiştim kendimi. “Asker ağlamaz” mı? Asker mi? Daha iki gün olmuştu. Asker bile değildim ki ben. Annemi özlemiştim. Üç gün olmuştu ve ben annemi özlemiştim. Konuşamamıştım bile telefonla. Çok sıra vardı. O zamanlar elimizde akıllı telefonlar yoktu. 400 kişinini ortak kullandığı üç tane ankesörlü telefon. Boş zaman da yoktu ki. Annemin sesini bile özlemiştim. İnsanoğlu, herşeye alışıyor. Günler hızla geçiyordu ve ben alışıyordum.

Sınıfımıza üniformalı askeri öğrencinin girmesiyle başlayan serüvendi bu. Anlatmaya çalışsam, üç cilt kitaba sığdıramayacağım bir dört seneydi. Karacı bir subay olacağımı düşünürken havacı olabileceğimi öğrendim bu sürede. Bir çok arkadaş ve birçok anı kazandım. İlk sakal traşımı burada oldum. Ben, ben oldum. Yaşıtlarımla aslında aynı yaşta olmadığımı burada anladım. Öğrendiğim daha o kadar çok şey varki…

Bir sonraki yazımda hayatımın geri kalanında giymek istediğim mavi üniformayı nasıl elde ettiğimi anlatacağım.


“The first criterion of ‘Formation Take off’ is Passion…”

What is ‘Formation’? What is ‘Formation Take off’? I will talk about the answers of all these questions, but for now, this is not the point as you may understand from the title of paragraph. First of all, do you have passion? Are you ready for being a pilot? Which type of pilot? What is the first thing that comes to your mind when you heard the word: ‘Pilot’? Is the charismatic pilot who is streaking between mountain peaks loudly, tearing up the skies with his pilot sunglasses, and walking in his g-suit with rolled up sleeves while holding his helmet together with a shaking oxygen hose?

Actually, for most of us, ‘pilot’ is the answer of the question ‘what are you going to be when you grow up?’ But still the same question… What is the first thing that comes to your mind when you heard the word: ‘Pilot’? If ‘Airline Pilot’ is the first thing that pops up on your mind, this writing may not be within your field of interest. Nonetheless, you will not read about ‘How to become a pilot?’ You will read about a person who has spent his years to become a jet pilot.

I was not one of those boys -nowadays it also goes for the girls- who say ‘pilot’ in response to ‘what are you going to be when you grow up?’. Yes it is true. I never gave that answer. I always replied to this question with “I want to be an astronaut!”. In point of fact, it was just a childhood dream. Who would know what kind of sci-fic movies were being watched in our home back then? Long story short, I have no idea about what the impulse was. For god’s sake! How many people are there work in their childhood dream job? Anyway, so as you will guess, this dream and enthusiasm replace with realism as long as I grew up and meet with the real world. I did not have an unusual life as being a child of a civil servant father and housewife mother till the years of high school. Of course I have many postcards that I lived with my friends and lovely memories coming from the school years but there is nothing more unusual.

Everything was the same until one of my friend -who was one of the student of military school- came in to the class with his official military uniform in order to visit us and his teachers.

Right there I felt it. Something had started to change in my life. Yes, I was feeling… In fact, it was not the first time that I have met with a military uniform because of that my father had also been a member of Turkish Military Force. Thus, I grew up in an environment related to military. What the interesting part was, we had already talked about my future and the option of military high school within family members but somehow I had not been interested in and ended up the subject. Anyways let’s back to the point… At that exact moment, I dreamed of myself in this military uniform during an hour of a class. It was really impressive for me. I had no idea what’s going to happen next. But who cares? The only thing that I knew was I had to be in that uniform. Who knows? May be next year, I was going to be the one who would visit his friends and teachers with this uniform?

Back then, the rules of the application to military schools were different. Military School Examination and National High School Selection Examination were not being evaluated together with. I don’t know today how they work though. On those days, you had to complete some application documents specified to those Military High Schools. As the result of that, I had already completed those official formalities to convince my mother and father. For us, to study those kinds of selection examinations was an usual activity anyway. It was as easy as duck soup. However it was not an ordinary high school, it was a ‘Military School’. To study your classes was not enough to be accepted in. You had to do sport and some physical exercises. Moreover to these, you had to prepare for the interviews and you had to pass by some health check tests. At the end of the preparation period, I also worked on those issues and figured them out. It was the first time of my life that I was going out of my hometown and moving another city of the country. Besides, I was going to see Istanbul -which is the biggest metropolis of Turkey- and I would lay my eyes on a sea for the first time. Those were the extremely excited times for me. I took the exam at Kuleli Military High School and everything was so far so good. I was where I wanted to be. Yes, I could feel it; it was right up my alley! I had to wear that uniform and I had to do what I set on my mind just same as before.

Thank God, I passed the written examination. Then, I went to the school for the sport selections. After the pre-health compliance test; I ran, jumped, chinned up, and did some crunches. Actually, I could do none of them as the way I wanted. Because I realized that there were others better than me. I was scared. I doubted if they would not accept me. During this stage, supervisors arranged us into decades and we were coming and going as a whole decade. To be honest, the best part of this journey was the kebab sandwich which was sold in the corner of the park where all the families of candidates waiting for them. There was a long-long line in front that buffet car and it was taking really long time to reach and buy. May be just because of this it was very delicious. Anyways, the time of personal interviews were getting closer hours by hours. I would learn if I passed the health and sport tests. It was the most exciting part of all. At last, the big soldier brother came and announced the names of us among ten candidates. Yes, I was one of those three who passed. Now it was the turn of interview. I was thinking if I would become speechless in front of commanders with their yellow, shiny shoulder epaulettes. What if I couldn’t tell the things that I knew? However, in a sort of way, I could tell. I didn’t become wordless. Yes I got excited but I could speak. I guess the questions were easy. Those commanders were not scary so far as I had predicted and nothing was there for being worried.

In the long run, unbearable waiting-period started. Everything got back into ordinary circulation and excitement gave its way to stability. To read my name from a newspaper page –back then exam results were being announced by national newspapers– was not enough in understanding that I was completely accepted. I called admission committee and they told me that the standard procedure would inform me by an official letter. It was the time that I understood only this letter was going to mean that I got accepted officially. Waiting period for this letter was the hardest one during whole this examination processes. However all went well and I took this expected letter together with some documents such as a letter of indemnity -with a substantial amount- which was supposed to be signed by my father, a congratulatory note, the deadlines for matriculation and adaptability camp. That is all.

But the problem was that I, who cannot even sleep in a home without my mother till my 14th age, was going to a military school as a boarding student. The fact is that, I would see my family even less than my roommates. The moment that I recognized this reality was that my father waved his hand to say goodbye to me after all registration process. Those were the days for the beginning of a new, long and lonely way. Even now, I feel so sad when I thought about those moments, although I did not felt like this before because of the confusion that I had. I guess I hided all my feelings in order to adapt new environment and fit in with the crowd quickly. Moreover, I think I kept the idea of “a soldier doesn’t cry” in my mind and I felt the emotional pressure of it. I had to be strong and tough while my father was leaving me.

I did not cry for the first night. My mother was not with me but I didn’t even so. I guess I still couldn’t jump over that conditioned emotionlessness. It was arising from my orientation effort and astonishment. But following days? Do not even go there! Unfortunately I let myself go. Does not a soldier cry? Who was the soldier? Me? It was just the second day! I had already missed my mother! I could not even speak on the phone. There was a long line in front of the ‘payphone’. Yes, there were not those smart phones back then. There were only three payphones which were used by 400 boarding students. We were also not available for those callings either. I had even missed my mother’s voice. But at the end, a human is getting used to everything in this life. The time was flying and I was also getting used to…

In conclusion, that was an adventure began with the student who came in our class in his official military uniform. Believe or not, I cannot even collect all those four military high school years into a four-volume novel. During this period I learned that I could be an air force officer instead of an army officer. I built strong friendships and beautiful memories. I had my first shave in this school. At the end I became myself. I saw that I was not at the same age with my coevals. There were just so many cool things that I had learned…

In my next article, I will tell you how I got ‘blue uniform’ which I wanted to wear at the rest of my life…

Merhaba Dünyalı… / Hello Earthman…

Bir çok kez denedim. İyi bir blog yazarı olmaya çok çalıştım. Fakat bu iş benim için çok zor, vesselam. İyi bir ‘yazar’ olmak için iyi bir ‘okur’ olmak gerekiyor. Bunun bilincinde, az okur bir yazar, olmaya kalkıştım. Haydi hayırlısı…

İnsan bildiği konuda konuşmalı, yazmalı. Her konu hakkında yazmayacağım tabiki. Bildiğim konuyu, çektiğim fotoğrafları ve onların hikayelerini, yazacağım. Olabildiğince gerçeklerden bahsetmeye çalışacağım. Ancak çok güçlü olmasa da benim de bir hayal gücüm var ve zaman zaman, sanırım devreye girecektir. Hergün yazabilmeyi çok isterim fakat, güçsüz kalemimle zamandan bağımsız, belirsiz periyotlarla yazılarımı okuyacaksınız. Bakarsınız ilerde bu konuda kendimi geliştiririm ve daha sık yazı paylaşabilirim.

Hiçbir yazımda yorum bölümünü kapatmayacağım. Her zaman yorumlarınızı ve eleştirilerinizi bekliyor olacağım. Sevgi, saygı, adab-ı muaşeret sınırları içerisinde bütün eleştirilere ve yorumlara açığım.

Görüşmek üzere..


I tried many times… I worked hard to become a good blogger. Nevertheless, it was truly hard for me. Still it is… On the surface, the equation is simple. To write, you must read well. I’d even go as far to say that you need to be a good reader to become a good writer. However, under conscious of this fact, I attempted to be a writer as a weak reader. Let’s hope for the best…

According to me, a person should talk of and write over the things about which s/he has knowledge. That is why I will write about the subjects I know, photos I took and the stories of them all. I will try to mention about the truth as far as possible. On the other hand, I am a day-dreamer and I guess this side of me will get on the stage occasionally. I would really love to write everyday but unfortunately you will read my humble writings out of time and at unspecified intervals. Who knows? After a while, maybe I can improve myself on being a good blogger, and I can share my new writings more often.

PS: I am all open-hearted to your comments and critics. I will never close the commentary sections under my writings and will be waiting for. All your questions are welcomed…